.

.
.

5 Temmuz 2018 Perşembe

Çin - Gezi Notlarından (Emin M. Çizmeci, 5 Temmuz 2018)


ÇİN
Gezi notlarından (Haziran 2018)


“En uzak mesafe
Ne Afrika’dır, ne Çin, Hindistan
Ne seyyareler, ne de yıldızlar
Geceleri ışıldayan
En uzak mesafe
İki kafa arasındaki mesafedir
Birbirini anlamayan.”

Gerçekten de dediği gibi şairin, Çin hiç de öyle uzak değil, yıllardır bizde bıraktığı uzak ülke intibakı gibi. İstanbul’dan dokuz, on saatte Çinin kalbi Pekin’desiniz.



21. yüzyıla kadar önemli bir değişine uğramaksızın kararlı bir şekilde varlığını sürdüren düşünce ve inanç sistemlerini gözden geçirmekten insan kendini alamıyor. İ.Ö.’ler den gelen öğretilerden Konfüçyüsçü lük asil ve soylulara yönelik. “Hükümdar hükümdar olmalı, kul kul”, “soylu insanlar rüzgar, sıradan insanlar otlara benzer, rüzgar estiğinde otlar savrulur” benzeri ifadeler ona ait. Tutucu, ama yumuşakça dile getirdiği görüşleri Çin düşüncesine damgasını vurmuş. Mütevazi, erdemli, kendi kaderini belirleme ilkelerini de öğütlediklerinden.

İnsanı duygu dünyasının derinliklerine girememiş daha basit bir yaşamı öğütleyen Taoizm sağlık, doğaya dönük güçlere önem verdi. Hindistan’daki kast rejiminde kaçıp, doğuda yaygınlaşan Budizm ise; acıların temel kaynağını bencillikte bulup, nefsi kirletmemeye yönelik ahlak öğretileriyle farklı formlarda buralarda esip durmakta. Derin Budist öğretisinin bir söylemi de söyle, “eskiden başkalarını değiştirmeye çalışıyordum, şimdilerde akıllandım. Kendimi değiştirmeye çalışıyorum.”  

Çok öncelerden duyup okuduklarımıza göre, Çin’in böylesi bir köklü medeniyet ve yapısal güce sahip olması, üzerinde oturduğu toprağı hiçbir dönemde terk etmemeleri, her zaman aynı topraklarda yaşamalarına bağlanıyor. Onu korumak içinde inşa ettikleri Çin Seddi de bunun bir göstergesi olsa gerek.

 Hanedanlıklardan komünist/sosyal bir yönetime yüzlerce Çinli arasında en etkili olan üçlüyü mahalli rehberleri şöyle sıraladı. Qin (Çin birliğini kuran, Çin Seddinin inşasını başlatan imparator), Mao Zedong (ünlü komünist lider), Deng Şiaoping (çağımızdaki reformları başlatan lider).
Zorlu alfabesine karşın yazılı kaynakları çok zengin. Türk soyunun Orta Asya’daki tarihlerini de Çin yazmalarına borçluyuz.

Türkiye’nin 12 katı toprağa sahip. 42000 km sınırı, Türkiye toprağı kadar çölü (Gobi, Taklamakan vd.), okyanusta 20000 km sahili, Yang tzu (6300 km. ile dünyanın üçüncü büyük nehri), Sarı nehir, Mekong gibi akarsuları olan devasa bir ülke. Güney doğusunda Himalaya yükseltiler ve Tibet, Doğu Türkistan Kaşgar bölgesi, okyanusa doğru düz verimli ovalar da eklememiz gerekiyor.
 Nüfusu şimdilerde 1.4 milyar.

Çin bayrağı; kırmızı zemin üzerine sol üst köşede sarı renkte bir büyük, dörtte küçük yıldızdan oluşur. Büyük yıldız Çin komünist partisini, küçük yıldızlar da asker, öğrenci, köylü ve işçileri temsil ediyor.

Ekonomik olarak ABD ile yarışan bir güç. Yeniden yapılanma, kentlerin yenilenmesi, barınma konutları var hızıyla devam etmekte.  

Ülkede Unesco miras listesine girmiş onlarca yer var.  Çin Seddi bunların başında, uzaydan görüldüğü bir şehir efsanesi. Yapısı ayakta kalan kısmı 8000 km. Bazı bölgelerde iki üç sıra. Toplamının 21000 km ye ulaştığı söylenegelmekte. Yapımında 1.5 milyon insan çalışmış. Çok ölen olmuş. Ölenlere yakılan ağıtlar bizim Yemen türküsü gibi çok yaygın. Pekindeki ünlü Yasak Şehir,  Terra Cota pişmiş toprak yer altı askerleri, imparatorluk zamanından gelen bahçeler ve diğerleri.

Ortası dönerli yuvarlak masalarda yemek yeme düzeni çok yaygın. Yiyecek dolu kaplar ortadaki döner tablaya konuyor, isteyen tablayı önüne doğru döndürerek yiyeceklerden istediğince alıyor. Pekin ördeği de şöhretine yaraşır lezzette.
Çay ikram seremonileri de ayrı bir tat. Envaı çeşit çay sunumu mitolojik hikayeleri eşliğine tattırılıyor. Lychea çayının öyküsü çok ilginç; oğlunun karısına aşık olan imparator sevgilisi için her gün taze meyveyi getirtmek için uzak mesafelerden atlar koşturturmuş. 

Feng Shui bir uzak doğu/Çin uygulaması. Huzur getiren yerleştirme sanatı. Gereksiz eşyadan arınmayı, eve girişin davetkar olması gerektiğini, mekana uygun farklı renkleri bir arada kullanmayı, yatak odasında tv, saat bulundurmamayı, yemek masasını yanında bereketi arttırması için ayna bulundurmayı, klozet kapağının kapalı bulundurulmasını vd. önermekte.

Çin dünyada geçmiş yıllarda olduğu gibi şimdilerde de en çok sözü edilen ülkelerinden biri. Görünene göre önemi ve cazibesi giderek de artacak. 

Emin M. Çizmeci (5 Temmuz 2018)


25 Mart 2018 Pazar

Felsefe ve Karikatür (Emin M. Çizmeci, 25 Mart 2018)



Felsefe ve Karikatür

Felsefe sözle ve de yazıyla yapılan düşünce etkinliği iken, karikatür mizahın çizgiye dönüştürülmesi ile düşüncenin aktarımı çabasıdır. Yani düşüncenin çizgiyle ifadesi halidir.
Genel tanımıyla karikatür; kökeni İtalyanca “Carikare” kelimesinden gelmekte olup, sözcük hücum etmek, saldırmak anlamına gelir. Karikatürde de zaten pekiyi niyet, uysallık aramak akıl karı olmaz. Ama bu demek değildir ki iyi niyetlisi de olmasın. Akıllı bir savaşma yolu olan karikatür öfkeyi, tenkidi, başkaldırıyı ortaya koyar. “Allah kahretsin” demenin bir başka yoludur.

Alt yazısız karikatür ise düşünceyi en hızlı aktarım yoludur. Saniyeler içinde bir göz teması her şeye yeter. En fazlayı en kısa zamanda vermede alt yazısız karikatürün üzerine çok az iletişim aracı geçebilir. Makbul olan da alt yazısız olan karikatürdür. Yazıdan destek almadan ortaya çıkan.    
Diğer bir inanılmaz üstünlüğü de sınır tanımazlığıdır. Yazı ve sözlü dilinizi bilmeyen insanlara aracısız ulaşılmayı sağlar. Sudanlı, Belçikalı, Trakyalı, Yahudi, öğrenciler de… size çevirmensiz ulaşır ve demek istediğinizi alırlar. Özellikle güldürü özelliği olmayan bir çizimi karikatür saymak bir ölçüde doğru sayılamaz ise de, asıl olan düşündürerek güldürmektir.  
Çelişkiyi ortaya koymak genelde yapılması gerekendir. Karşıtlık ve çelişki güldürünün ana öğesidir. 
Politika ve kadın konuları en çok işlenen karikatür kaynakları olmuşlardır. Turhan Selçuk da “karikatürün hammaddesi insandır” deyişi ile bu konuyu vurgular.

Demokratik olmayan toplumlarda felsefe ve karikatür horlanır. Akli girişimler, güldürü hoş görülmez. Mizah ve felsefenin ilişkileri de çok eskilere dayanır. Budizm sanatı mizahın izlerini barındırır. Felsefi unsurları içeren karikatür bantları gazetelerden eksik edilmemiştir. Frank giymiş bir eşek gülünçtür. Hele ona dönemsel bazı benzetme ve yüklemeler yaparsanız... 
Karikatürist bir anlamda felsefe yapma imkanına da sahiptir. Zaten günümüzde etkin film yönetmenlerine de çağımızın filozofları gözüyle bakılmaktadır. 
Çizgilerle düşünce ve güldürü üretmenin vazgeçilemez bir sanat olarak yerini daima koruyacağı varsayılabilir.

Emin M. Çizmeci (25 Mart 2018)





26 Mart 2017 Pazar

Köyde Üç Konuk (Emin M. Çizmeci, 26 Mart 2017)


Köyde Üç Konuk

Yedi yüzyıl öncesinde (1300’lerde) Kızık beyi Ertuğrul Gazi’den yerleşmek için toprak ister. Amaçları yurt kurup, yerleşik düzende yaşamlarını sürdürmektir. Karakeçili aşireti Kızıkların bu talebine sıcak bakmaz. Durumu çözmek Ertuğrul Gazi’ye kalır. O da Kızık boylarına Karakeçililerden uzakta, Uludağ (Keşiş Dağı) eteklerinde toprak bahşeder. Kızık köyleri ardı ardına kurulmaya başlar. Beyin oğullarından biri olan Cumali Bey de Cumalıkızık köyünün temellerini atmaya başlar. 
Hiç yoktan bir köyü, şehri kurmak nasıl bir duygudur? Ne tür bir heyecandır? Bir roman yazmaya başlamaya mı?  Bir yontu oluşturmak için ham taşa ilk darbeyi vurmaya mı benzer? Yoksa ikinci katı ne zaman çıkacağı bilinmeyen derme çatma gece kondu temelini atmaya mı?
Cumali Bey düşünü gerçek kıldıktan sonra günlerini köyünde huzur içinde geçirmiş, Keşiş Dağı'nın yamaçlarına doğru sıkça yürüyüşler yapmıştır besbelli. O kurduğu köyde konuk sayılmaz denilebilir. Ama hepimiz bu dünyada birer konuk değil miyiz?
Söylenceye göre çevre Kızık köyleri Cuma namazını eda etmek için bu köyde toplandıkları, köyün adının da buradan geldiği söylene gelmekte. Buralarda Osmanlı köyleri oluşturulmadan önce Keşiş Dağı'nın Hristiyan inancındakilerin mekanı olduğu bilinirdi.
Öykünün birinci konuğu Cumali Bey’e Allah gani gani rahmetler eylesin.
Aradan yıllar geçer. 1920’lerde Yunan nasıl cesaret ettiyse Bursa’yı ele geçirir. Çevre köylerden Cumalıkızık’ında bundan nasibini alması kaçınılmazdır. Köy iki buçuk sene işgal altında kalır. Hüzün dolu günler yaşanır. Bazı erkekler teslim olmamak için dağa çıkıp, çeteler teşkil ederler. Silahlanan Türklerin her an köye inip, kendilerine zarar verebileceği korkusu Yunan askerlerini tedirgin eder. Esas işgal karargahı Bursa’da Çekirge dolaylarındadır. Köyden sorumlu Yunanlı komutanın köylü ile yakın dostluklar kurduğu, bazı köylülerle birlikte tutkusu olan av zevkini tatmin ettiği söylenir. Zor şartlarda da olsa insan insanla yakınlık kurabilir. Bu da çok doğal karşılanabilirdi. 
Çevre köyler yakılıp yıkılırken Cumalıkızık'ın sapsağlam kalmasının nedeni ne olabilirdi?
Bazı köylülerle kurulan dostluğun yüzü suyu hürmetine mi? Yoksa dağdan inmesi  beklenen çetelerden çekindiğinden mi köye zarar vermediği düşünülebilir. Her ne halse köy yakayı sıyırmış Yunan mezaliminden. 
1920’lerdeki köyün ikinci zoraki konuğu, ülkesine dönebildi mi? Döndüyse Cumalıkızık anılarını kimlerle nasıl paylaştı? Türkler için neler düşündü geceleri, Atina yakınlarındaki evinin döşeğinde?
2009’lu yıllarda, yedi yüz yıl önce kurulup, 1920’lerde Yunanla tanışan köyün ünü ülkeyi sarmıştı. Eskiye dönüş, Osmanlı değerlerine sahip çıkma köye yürü ya kulum dedirtmiş. Turistler köyün parlak, asimetrik, suyun akmak için ortasını oyduğu dar yollarında cirit atmaya başlamışlardı.
Ben de bir ilkbahar günü köyün üçüncü konuğu olmaya karar verip, pansiyondaki odama yerleştim. 
Köyde her şey tastamamdı. Elektrik, muslukta sıcak su, yeme içmenin alası, Bursa’ya on dakika içinde ulaşabilen araçlar. Akşamüstüne  doğru köyü keyifle dolaşmaya koyuldum. Arı poleni üretip satanlarla, gündelikçi kestane toplayıcılarıyla, domates salçası yapmak için kazan başında çalışan kadınlarla, bal gibi mor incirleri satanlarla konuştum durdum. Köyün eski ve yeni hikayelerini köy kahvede köyün yaşlılarından dinledim. “Bu köyde beton mezar yapılmayacak“ diyen, 2003’lerde ölen muhtarı andık. Köylülerin para için köyün altındaki toprakları doğudan gelenlere sattıklarını, onların da akıl almaz çirkinlikte mahalleler oluşturduklarını üzülerek anlattıklarını dinledim. Uludağ’da köyün üstündeki yamaçlarda çok fazla ayı olduğunu dile getiren ihtiyar, “yukarıda ayılar, aşağıda doğudan gelenlerin arasında kaldık” diye yakınması düşündürücüydü, tam katılmasam bile.
Keşiş Dağı, bugünkü adıyla Uludağ eteklerindeki güngörmüş köyde üç ayrı zaman yolcusu konuk olmuş. Cumali Bey, Yunanlı komutan ve ben.
Üçümüz de köyün keyfini kendimizce çıkarttık. Geldik geçtik. Köy yeni konuklarını beklemekte, gün görmüşlüğüne  gün görmüşlük katmak için. 

Emin M. Çizmeci (Eylül 2009/Cumalıkızık-Bursa)  

   
   


25 Eylül 2016 Pazar

Yunus Emre (Erol Erbirer, 25 Eylül 2016) (*)


Yunus Emre

Türk Milletinin yetiştirdiği en büyük şair Yunus Emre’nin hayatına girmeden önce, insanlık tarihinde çok kısa bir gezinti yapmak istedik.

İnsan; evet insan, Evrenin en büyük, en değerli varlığı olan insan, ilk çağlarda yalnız yemek ve çoğalmak için yaşadı, daha sonra giyinmeyi, daha sonra barınmayı öğrendi.

Zaman geçtikçe içindeki güzellikler meydana çıkmaya başladı. Mağaralara resimler yaptı. İlerledi, ilerledi. Akıl seviyesinde çevreye ve çevre koşullarını değiştirip doğaya egemen oldu.

Bugün aklı aya gidebiliyor, uzayda yürüyebiliyor, zamana ve mesafelere hükmedecek hızlarda uçaklar yaparak dünyayı küçültebiliyor. İletişimi büyük bir hızla sağlayabiliyor. Teknolojinin bütün imkanları insanoğlunun emrine sunuluyor. Fakat, bütün bu imkanlara rağmen insanlar neden hâlâ mutlu olamıyor?

Neden hâlâ savaşları, gözü yaşlı çocukları, açları, bakıma muhtaç yaşlıları her yerde görmek mümkün? Neden teknikte ileri giden insan sevgi, hoşgörü ve hümanizmada o denli ileri gidemedi?

Bugün dünya, mesafeleri aşan Yunus ve Yunus’ları arıyor. Evet Yunus’un yaklaşık 700 yıl önceki insan ve insanlık anlayışı, sevgisi, hoşgörüsü ve hümanizması 21nci yüzyıl insanlığı için ideal olarak yaşıyor, onun insanlığa tuttuğu ışık Unesco tarafından 08.11.1989 tarih ve 25nci Genel Kurul Toplantısında Türkiye’nin teklifi ile, 1991 yılının “Sevgi ve Yunus emre” yılı olarak kutlanmasını öngörmüştür. Bu görüş bugün 160 ülkede kutlanmış olup 21nci yüzyıl insanının en fazla gereksinime duyduğu sevgi, hoşgörü ve hümanizmayı veriyor.

Hayatı:
İçten gelen saf ve samimi söyleşileriyle 13ncü yüzyıl Türkçesinin ilk büyük şairi hüviyetiyle günümüze kadar gönüllerde taht kuran Yunus Emre Anadolu’da Türk edebiyatının temelindeki en büyük ustadır. Çekinmeden söylenebilir ki Anadolu’daki Türk şiiri Yunus Emre’nin üzerine kurulmuştur.

O Yunus Emre ki; tam anlamıyla inanmış bir gönül adamı olarak bütün insanlığı engin hoşgörü ile sevgi potasında eriterek kucaklamış ulusal dil ve şekillerle de Türkçeyi emsalsiz bir zerafet abidesi haline getirmiştir.

Yunus Emre 13ncü yüzyıl ortaları ile 14ncü yüzyıl başları arasında yaşamıştır. Yunus’un Sivrihisar yakınındaki Sarıköy’de doğduğu ve orada öldüğü söylenir. Bugün Anadolu’da Yunus Emre’ye ait 9 ayrı mezar sayılmıştır. Mümkün olup da kendisine sorsaydık belki de şakacı şakacı ”Doğmadım ki…” diyecek, ölümünü sorsaydık “Öldüm mü ben? Ölebilir miyim?” diye söylenecekti. Zaten dememiş mi? 

Aşk ehli ölmez
Yerde çürümez

Yaşadığı dönem, Anadolu’nun siyasal kavgalarla sarsıldığı bir dönemdir. Bu dönemde Konya Selçuklu Devleti iyice gücünü kaybetmiştir. 1243 yılında Selçuklu Ordusu Moğollara yenilmiştir. Galip gelen Moğollar Anadolu içlerine yürümüşlerdir. Sivas ve Kayseri’yi almışlar halka büyük acılar çektirmişlerdir. Bundan sonra her tarafta büyük karışıklıklar çıkmış; valiler, beyler ayaklanmıştır. 1250 yılında Moğol ordusu tekrar Anadolu’ya girmiş ve Selçukluları bir kez daha yenmiştir. Moğollar her tarafı yakıp yıkmışlardır. Yunus Emre sevginin unutulduğu böylesine karışık bir dönemde topluma sevgi temasını vermeye çalışmıştır.

İstanbul Beyazıt Devlet Kitaplığındaki 7912 numarada kayıtlı bir mecmuada “Vefat-ı Yunus Emre 720 müddeti ömür 82.” bilgisi vardır.

İlim, ilim bilmektir
İlim, kendin bilmektir
Sen kendini bilmezsen
Bu nice okumaktır


Yunus Emre’nin Hümanizmasının Temelleri:
“Yunus’ta bizi en çek etkileyen ve peşinden sürüleyen şey; hiç kuşkusuz Yunus’un insanın sevinçlerine, üzüntülerine, kaderine yani tümü ile insana eğilen yönüdür”. Şiirlerinde kendimizi ve tüm insanlığı bulduğumuz Yunus’ta, bu çağın insanının uzun serüvenlerden sonra bilincine vardığı insan değerinin ne kadar önceden dile getirildiğini görürüz. Yunus’un ölümsüzlüğü isteyecek kadar büyük bir yaşama isteği ile dolup taşan, yaşamaya bu denli büyük bir istekle bağlı bir kişinin bu dünyayı sevmemesine imkan yoktur. Görülür ki; Yunus insanda bir potansiyel olarak var olan sevgiden yola çıkar; bir insan ve insanlık anlayışı ortaya koyar. Şöyle ki; Yunus, sevgi ile insanın olgunlaştığını, insanı insana düşman eden kibir, kin, dedikodu, haksız yapma gibi duygulardan sıyrıldığını söyler.

Neden Yunus etnik ve metafizik bir varlık olan insanı düşünürken, bütün ağırlığın sevginin etrafında toplandığı bir insan görüşü ortaya atar? Neden Yunus sevgi ile insanların kardeşçe ve eşit haklar içerisinde ve haksızlıklardan uzak yaşayabileceğini göstermeye çalışır?

Bütün bu düşünceleri, duyguları, halkına ve giderek bütün insanlığa duyurmak isteğini ona ne verdi. Acaba Yunus’un zamanında insanlar kardeşliği, sevgiyi bilmiyorlar mıydı? 

“Bu sorular sorulduğunda ve Yunus değeri düşünüldüğünde Yunus’un günlerinde bilinen bütün bu kavramların gerçek anlamlarını yitirmiş olduğu düşüncesi akla geliyor. Eğer aksi olsaydı, Yunus bu düşüncelerinde ısrarla durmazdı. Devamlı istenen bir şey o şeyin o an için yokluğunu ya da şekil değiştirdiğini gösterir. Şu halde Yunus kendi devrinde insanların unuttuğu bir şeyi onlara yeniden öğretmek istemiştir. Sonuç olarak Yunus’un hümanizması kendi devrinin bir tepkisidir denilebilir”.

“Yunus’un hümanizması da kendi devrinin sosyal koşullarına, iktisadi düzenine, politikasına, din anlayışına bir tepki olarak doğar. Yunus insanın değerinin ve dünyadaki yerinin ne olduğunu gösterirken, o zamanki Moğol akınları, yağmaları, Selçuklu Devletinin son günlerinin yarattığı siyasi krışıklıklar içerisinde çalkalanmakta olan Anadolu’da somut bir şekilde gördüğü insan ızdırabı, umutsuzluğu ve yoksulluğunun sebeplerini insanın insana haksızlık ve kötülük etmesine, kuvvetlinin kuvvetsizi köleleştirmesine bağlar”. O devirde Anadolu’yu alt üst eden savaşlar, yağmalar, eşkiyalık olaylarına karşı kardeşçe ve barış içinde yaşamanın türküsünü çağırmıştır. Yunus artık umudunu yitirmiş yoksul halkın öteki dünyaya gözlerini dikmesine engel olmuş; onu yeniden dünyaya döndürerek ve kendi gücüne dayanmasını sağlayacak bir inanç yaratmıştır. Yozlaşmış, din adamlarının korku saçan tanrısın karşısına sevgi dağıtan ve bu dünyaya mutluluk veren bir tanrı koymuştur.

Yunus’un dünya görüşü “sevelim-sevilelim” sözüne sığdırabilir.

Benim bunda kararım yok
Ben burda gitmeye geldim
Bezirganım metaım çok
Alana satmaya geldim

Ben gelmedim dav'ı için
Benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir 
Gönüller yapmaya geldim 

O'na göre tüm dünya insanları kardeştir. Yetmişiki millete aynı gözle bakmak gerekir.

Yetmişiki millete bir göz ile bakmayan
Şer'in evliyasıyla, hakikatte asıdur.

Dünya benim rızkımdır
Halkı benim halkımdır.

Prof. Dr. Talat Halman'a göre; Yunus üç boyutlu bir doruğa ulaşmış ve bu üç boyutta dipdiri kalmıştır:

1. Duru söyleyişlerinden duygu çoşkunluğuna kadar değişen bir lirizmle dile getirilmiş, sevgi, inanç, kaygı şiirleri;

2. Yaşayan Türkçeyi halkın özlü dilini olanca kıvraklığı, derinliği ve rengiyle kullanışı;

3. İnsanlık değerlerine inanan, yobazlığı kınayan Tanrı ve İnsan sevgisine dayanan hümanizması...

Halman, halk şiirinde Yunus çapında bir ozan daha yetişmediğini, onun hümanizmasına ise ancak 20.yüzyılda varabildiğini söylüyor. "Mevlana'dan tasavvufi hümanizmasının birçok unsurlarını, Taptuk Emre'den ise insancılığın heyecanını alan "Yunus doğunun, batının "Hümanist kavramlarını birleştirerek bir Türk hümanizması yaratmış, onu Anadolu'nun yaşayan Türkçesiyle ve şiirsel boyutlarla işleyerek Türk toplumuna, Türk kültürüne armağan etmiştir. Yunus'ta "Dünya hümanizma tarihi boyunca gelişen temel düşüncelerin hemen hepsini özlü ifadelerle buluyoruz." İnsanlar arasında sevgi, kardeşlik, barış, birleşme ve dayanışmanın değerini belirten Yunus "Türk şiirinde ilk defa olarak Tanrı'yı insanlaştıran ve insanı da tanrılaştıran ozandır."

Hümanizmanın temel taşlarından biri olan yeryüzü sevgisi onda açıktır. Bütün ulusların, bütün insanların kardeşliğine inanır ve üstün ahlakının özünü üç satırda verir:

"Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize"


Erol Erbirer (25 Eylül 2016)

(*) Devam edecek



28 Şubat 2016 Pazar

Bedia Akarsu’nun Ardından (Mustafa Özcan, 28 Şubat 2016)


Bedia Akarsu’nun Ardından

Sonradan medya üzerinden haberdar olaraktan vefatını bu şekilde öğrenebildiğimden cenazesine katılamadığım için çok müteessir olduğum değerli duayen felsefeci Bedia Akarsu 95’nci yaşını doldurduktan bir ay kadar sonra 25 Şubat 2016 Perşembe günü yaşama gözlerini yumdu. 
Bu çok değerli bilge insanı yitirmiş olmaktan herhalde tüm felsefe dünyası ve bilgi sever aydınlar ve entelektüeller camiası derinden üzülmüş olmalıdır. 
Yazdığı kitaplarının önemli bölümünü yıllar öncesinden okumuş olmaktan dolayı elde ettiğim keyifli görüş ve bilginin yanı sıra on yıl kadar önce tesadüfen olan bir karşılamamızda felsefeyi konu yaparak bu alanı genel ırası ile ele alıp yaptığımız sohbetimizi hala hep içten anımsarım.
Cumhuriyet’e omuz veren 1933 Üniversite Reformu’nu başlatan Almanya’dan sürgün edilmiş musevi hocalar ile ortaya çıkan yüksek öğretimdeki eğitsel sekülerleşme sırasında yetişmiş olan ilk akademik kuşağın felsefe alanındaki son temsilcisi olması yönüyle Akarsu bir çığırın da kapanışını simgelemektedir. 
Bu dönem ve sonrasında Bedia AkarsuAlman hocalı akademik kariyerinde dile ve  Kant ahlâkına yönelerek Reform’dan sonra Türkiye’nin yüksek öğretim ortamına egemen olan Alman felsefesinin temel taşı Kant ve ahlakı ile dil konusunu öne çıkarmıştır. Böylece Akarsu,Takıyettin Mengüşoğlu’nun Mermi Uygur ile birlikte temsil ettiği fenomenoloji-antropopolojizm-hümanizm üçlüsüne dayalı felsefe geleneğinden sonra dil-kültür-ahlak üçlüsüne dayalı felsefe geleneğini Macit Gökberg’in de temsiliyeti ile başlatmış kişidir. 
Türk akademik felsefesi’nin yönlerini ortaya koyan bu iki geleneksel yapıdan birinin oluşturulmasının altında herhalde O’nun tükenmek bilmez çalışkanlığı vardır sanıyorum. Ayrıca uzun yaşamasının sırrı da bu olmalıdır. 
Öte yandan, taviz vermez dürüstlüğünün ise Ülkemizde az bulunan adalet duygusunun pek çok aydın insanda yeşererek gelişmesine yol açmış olması da olasıdır ve de önemli bir kazanımdır diye düşünüyorum.
 Bu kısa yazının kapsamı dolayısı ile ele almaktan “sarf-ı nazar” ettiğim okuduğum pek çok değerli kitabından ayrı olarak Türkçenin felsefe dili haline dönüşmesinde yaptığı katkılarının en görünür belgesi olan Felsefe Terimleri Sözlüğü yapıtını sadece adı bağlamında da olsa zikretmeden geçmek istemiyorum. 
Adı giderekten daha çok anımsanacak olan bir “holistik düşünür olarak Türk felsefe tarihinde yeri hiç bir zaman doldurulamayacak olacağı kanısını burada yeri gelmişken paylaşmak isterim.
Mustafa Özcan (28 Şubat 2016)


22 Şubat 2016 Pazartesi

İki ünlü yazarın ardından (Doğan Hızlan - Hürriyet Gazetesi, 21 Şubat 2016)



Son 40 yıllık dünya entelektüel geçmişinin en önemli simalarından olan Umberto Eco üstadın ölümü ile ilgili olarak Doğan Hızlan'ın 21 Şubat 2016 tarihli Hürriyet gazetesindeki yazısını aşağıda bulabilirsiniz. 



İki ünlü yazarın ardından


İKİ çok bilinen, çok okunan yazarı art arda kaybettik.
Biri Umberto Eco (1932-2016), diğeri de Harper Lee (1926-2016).

Eco, yetkin bir bilim adamı, seçkin bir düşünür, usta bir yazardı. Birçok eseri dilimize çevrildi, farklı zamanlarda Türkiye’yi de ziyaret etti.

Dünyaca ününü “Gülün Adı” romanıyla sağladı. Sinemaya da aktarılınca, kitlelerin okuduğu bir yazar oldu. Hiç kuşkusuz o kitabın ardındaki bilgi, birikim, tarih bilinci olmasaydı, bu roman derinlemesine okurun ilgisini çekmezdi.

Roman yayımlanıncaya kadar adı üniversite çevreleri dışında bilinmiyordu.

“Gülün Adı” 43 yabancı dile çevrildi.

14 milyondan fazla satıldı.

Farklı zamanlarda verdiği söyleşilerde önemli bir ipucu sunuyordu bize, bir akademisyen olarak, ortaçağa dair bildiklerini romanlarının içine yedirerek yazdı.

Bütün yazdıklarında felsefi, entelektüel, tarihsel izler dikkatli bir okurun farkına vardığı izdüşümlerdi. İspanya’da aldığı ödülün gerekçesinde, “Çağdaş düşüncenin içine klasiği yerleştirdiği için” deniyordu.

‘Foucault Sarkacı’nda da okurlar, edebiyat eşliğinde bir bilginin izini sürüyorlardı.

Başarısının sırlarından biri de popüler olanla entelektüel kültür arasında köprü kurmasıydı.

Birçok İtalyan gazetesinde yazdı, çocuk kitaplarına da emek verdi.

Denemelerinde Irak, Afganistan savaşından anti-Semitizm’e kadar birçok konuyu işledi.

Çağın en üretken ve gerçek entelektüellerindendi. Bakış açısı her okuyana yeni ufuklar açardı.

İtalyanların az okuduğundan yakınmıştı. Eco’ya göre bazı yayıncılar ve gazeteciler, halkın basit şeyler istediklerine inanma yanılgısı içindeydiler. Çok doğru! O çağını iyi okuyabilen bir entelektüeldi ve diğer taraftan okur/okuma, yazar/okur ilişkileri konusundaki yazılarında, okurun her zaman yazardan yenilikler beklediğini belirtmişti.
Bir yazarı tanımak için, bütün yapıtlarını okuma gereğini yinelemeliyim.

Kütüphanenizin Umberto Eco köşesinin eksikliklerini giderin, yeniden okuyun.

Romanlarını yeniden okuyun, tarih bir romanda nasıl kullanılır yeniden düşünün. Diğer taraftan Güzelliğin Tarihi, Çirkinliğin Tarihi kitaplarını okuyun, sanat tarihinin güncelle nasıl iç içe olabileceğini görün. Editörlüğünü yaptığı ortaçağ kitaplarını asla ihmal etmeyin. Çağın bilmediğimiz yönlerini gözler önüne seriyor.


TEK KİTAP-YILLARCA SÜREN ÜN



TÜRK okuru, tıpkı dünyanın diğer ülkeleri gibi Harper Lee’yi, “Bülbülü Öldürmek” (To Kill a Mockingbird) kitabıyla tanıdı.

Türkiye’de de en çok satan kitaplar arasında yer aldı. Eleştirmenler kitap için, 20. yüzyıl Amerikan edebiyatının büyük klasiklerinden biri diyorlar.

Irkçılığın doğurduğu adaletsizliği işliyordu kitabında. Çocukken yaşadıklarının izi bu romanı yazmasına neden oldu. Cesur avukat da romanın sevilen karakterlerindendi.

Roman 30 milyon satıldı. Sinemaya uyarlandı ve üç Oscar ödülü kazandı.

Başkan George W. Bush, yıllar sonra onu ödüllendirdi.

Uzun sürmüş bir sessizlikti Harper Lee’nin yazın hayatı. “Bülbülü Öldürmek”ten sonra roman yazmadı. Kütüphane kayıtlarına göre Kutsal Kitap’tan sonra en çok okunan kitap unvanını taşıyordu. Birçok kütüphane onun en çok okunan yazar olduğunu açıkladı.

O büyük sessizlik geçen sene sona ermişti. Yazarın “Bülbülü Öldürmek”in aslı olduğu söylenen kitabı “Tespih Ağacının Gölgesinde” tüm dünyada ve Türkiye’de Harper Lee’nin yeniden sıra dışı bir etki yaratmasını sağladı.


* * *

ÖLÜMLER yeniden okumalara götürüyor bizi. İki yazar da eserlerinde yaşayacak...

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/dogan-hizlan_4/iki-unlu-yazarin-ardindan_40058080